27 Mart 2011 Pazar
BABAMA MEKTUP...
Babam arabasını ve gezmeyi çok severdi; hiç üşenmez, pazar günleri bizi mutlaka boğaza götürürdü. Emirgan, Sarıyer, Rumeli Hisarı, Tarabya, Bebek... Karmaşasız, gürültüsüz, mis gibi boğaz havasını her haftasonu içimize çekerdik.
İstinye deyince aklıma hep, artık tarihe karışmış olan gemi tersanesi gelir. Tersanenin hemen yanındaki sahilde; birkaç masalı, küçük çay bahçesi, haftasonları uğrak yerlerimizdendi. İstanbul'da trafiğin çile olmadığı; arabanın arka koltuğunda kendimi dünyada nokta kadar küçük hissettiğim yıllarda, ailece buraya gelirdik. Sahilden, kocaman gemileri barındıran tersaneye bakınca; masallardaki bir dudağı yerde bir dudağı gökte olan devleri anımsardım küçük aklımca... Çaycı saf delikanlı Sadık, koştura koştura çayları dağıtırdı; onun tavşan kanı çaylarına bayılırdı bizimkiler... Kağıt helva ve dondurma da benim olmazsa olmazımdı. Annemle babaannem sahilde oturup çaylarını yudumlarken; ben babamla elele, benim minik adımlarımla, Yeniköy'e dönen köşedeki dondurmacıya giderdik. Derme çatma, gösterişsiz, küçük; harika dondurma ve sütlü tatlılar yapan bu yer, bugünün ünlü Zeynel'i olacaktı... Sahilin yeşili, denizin mavisi, güneşin sıcağı başkaydı İstinye'de...
" Babacığım,
Son zamanlarda İstanbul doldu taştı, teknoloji çıldırdı, tüketim had safhada, ipin ucunu iyice kaçırdık... Artık insanlara mağazalar, marketler yetmiyor; neredeyse her semtte, devasa alışveriş merkezleri açıldı... Yaklaşık yirmi yıl içinde sayılamayacak kadar çoğaldılar. Buralarda lokantadan sinemaya, her çeşit mağazadan spor salonuna kadar, her ihtiyacını buluyorsun. İnsanlar burada buluşuyor, tüm aktiviteler burada gerçekleşiyor. Merdivenler bile hareketli ; o yürüyor, seni yürütmüyor, yormuyor...
Babacığım; İstanbul'da mesafeler öyle uzadı, trafik öyle sorun ki; bir yerden bir yere gitmek saatler alıyor. Çok istediğim halde, bugüne kadar bir sebep olup da buraya gelememiştim. İstinye semtinin adı, artık İstinye Park ile özdeşleşti, böyle bilinir oldu.
Maslak - İstinye sapağından sağa gidip, bayır aşağı inerken solda, büyük bir alanda inşa edilmiş. Üç katlı , semt büyüklüğünde bir mekan burası; küçük bir şehir adeta. Camlı asansörün üzerindeki ışıklı pano öyle canlı ve gözalıcı ki; teknolojiyi siyah beyaz televizyonda bırakan sen, buna inanamazsın. İnsancıklar içinden atlayıverecekler sanki. Tam karşıda, süs havusundaki fıskiyeler, üç kat boyuna ulaşıyor neredeyse... Renkler ve suyun uyumu harika. Göbekte; Vogue dergisi, "Cüretkar Bir Yıl" sloganıyla, siyah beyaz ve renkli binlerce resimden oluşan, kule şeklinde bir stand yapmış. Çok güzel bir isim bu; çünkü hayat artık çok cüretkar gerçekten. Bir bilsen...
Vitrinin birinde gözüme takılıyor: " Hayat Renklerle Güzel ". Evet; burası gerçekten çok renkli ve cezbedici... Şehir karmaşasından kurtulup, kapağı buraya atarak; yağmurdan, çamurdan, tozdan uzak bir gün geçirmek mümkün bu merkezlerde. Çoğunda olduğu gibi, burada da Türkçe kelimelere rastlamak zor. Hele burası, daha bir küçük Avrupa olmuş... Üst katta Hillside City Club var. Fast foodların yarattığı obeziteden, burada spor yapıp kurtulabilir ve form tutabilirsin. Ama tabi, cebin doluysa...
AVM'ye gelirken bir bütçe yapmak gerek zaten. Gezip eğlenip, yiyip içip, sinemada soluklanıp, bir de alışveriş yaparsan vay haline... Alt katta elini, cebini, hatta gözünü bile yakabilecek sebze meyvelerin sergilendiği İstinye Pazarı açılmış. Harika natürmortlar gibi hepsi; sadece seyirlik cinsten...
Son zamanlarda, insanlar bir nostalji tutturdu. Doğal olanı yok edip, sahtesini yaparak geçmişi yad ediyorlar. Eski evler, mis gibi Türk kahvesi, binbir çeşit aktar, geçmişi canlandıran yığınla obje... Hepimiz bu çarkın içinde ortama uyup gidiyoruz...
İstanbul'da yaşayıp, yabancısı olduğum bir köşesini ziyaret ettim bugün, bu megakentin... Birazdan dışarı çıkıp, eve ulaşmak için savaş vereceğim. Bu şehir çok değişti babacığım, hiç bıraktığın gibi değil... Görmeyeli İstinye de çok değişmiş... "
Bingül Egemen
18.Mart.2011
İstinye Park AVM
27 Şubat 2011 Pazar
YÜREĞİM BALAT’TA KALDI...
Üç katlı köhne binanın yıkılacakmış gibi duran, yer yer çatlak cumbasında oturan yaşlı bir kadın... Hüzünlü bakışlarla, dalmış gitmiş uzaklara... Eski Balat’ı düşünüyor belki de benim gibi. Yağmur çiseliyor, hava kasvetli, soğuk içine işliyor insanın. Vodina caddesinde ağır ağır yürüyorum. Prens Dimitrinin sarayının önünde bir an durup, bir sayfa çeviriyorum zihnimde.
Çok iyi bildiğim bu sokaklarda , nereye gittiğimi pek bilemiyorum. Yeşil, kırmızı, sarı, ya da renksiz, boyasız , çoğu eski surlarla kaynaşmış görüntüdeki evlerin arasında, bir sağa bir sola yalpalıyorum. Kimi zamana direnmek için zoraki yenilenmiş, kimi bomboş, duvarları çatlak , harap, yıkık... Adımlarım beni bilinçsizce, o tarihi çeşmenin olduğu yol ayrımına getiriyor.
Tam köşede, sıvaları dökülüp beyazlamış yeşil boyalı evin önünde duruyorum. Gözlerim, fistolu perdelerin süslediği o ahşap pencerelerde güzel yüzünü arıyor. Uzansam dokunabileceğim , camları kirli beyaz demir kafesli cumbadan, beni görünce atıverdiğin küçücük kağıt parçasını arıyorum. Aniden bastıran sağnak , beni kendime getiriyor. Yıllar önce gördüğüm düşten uyanıp, parke taşlı yokuşu tırmanıyorum.
Fener Rum Lisesinin labirent merdivenlerinden ağır ağır çıkıyorum. Nam-ı diğer Kırmızı mektebim aşağıdan bakılınca, gökyüzüne çizilmiş bir resim gibi.... Yine bütün ihtişamıyla, Haliçin koynunda, dünyadan soyutlanmış kapalı bir kutu... Yakam bağrım açık, bu yağmur sel olup beni geçmişe sürüklesin, sana getirsin istiyorum. Demir parmaklıklara yaslanıp, Haliçe tepeden bakıyorum yine, öğrenciliğimdeki gibi...
Birazdan zil çalacak, heyecanla yokuş aşağı koşmaya başlayacağım. Sana kavuşup sarılacağım, hasretini dindireceğim, sur içindeki küçük kovuğumuza atacağım kendimi... Ya da o minik notta yazdığı gibi, vapur iskelesinde ya da kıyıda, hastanenin yanındaki ağaçlıkta buluşacağız... Bir zamanlar çocuk olup koştuğumuz; kardeşçe, arkadaşça büyüdüğümüz sokaklarda; kaybolan aşkımı arıyorum ben...
Seninle arkadaş, sırdaştık; sonra da bir elmanın iki yarısı sevgili, sevdalıydık. Ne yazık ki beraber olamazdık; biz birbirimize yasaktık sevdiğim... Çünkü adımız Stelyo ve Melek’ti...
Güneşli bir havada uğrasaydım sevgilime,
Ruhum farklı olmazdı şüphesiz,
Ama beni böyle bir günde çağırmış,
Açığa çıkmış, bağrındaki yakıcı giz...
Yorgo, Hristo, Eleni,
Ayşe, Mehmet, Ali,
Hepimizin kocamandı çocuk kalbi,
Dünyaya yeterdi bir yudum sevgi,
Yolumuz birlikte, hayat toz pembeydi,
Oysa acımasız kurallar vardı
Bilemezdik çalacaklarını güneşimizi,
Güller hep dikenliydi,
Çünkü adımız Stelyo ve Melek’ti...
Burada yitirmiştim ben kalbimi,
Canımı, tek aşkımı, sevdiğimi,
Hoşçakal Balat,
Hoşçakal masumiyetin meleği....
Bingül Egemen
Balat – 25.2.2011
6 Şubat 2011 Pazar
O GECENİN ARDINDAN...
Herkes iki dirhem bir çekirdek... Otuz yıl öncesinden kopup gelen bir duygu seli...
Yüzlerde tebessüm, daha da ötesi, ağızlar kulaklarda. Rengarenk bir gece bu; karanlık ne kelime...
Kapıdan girersin, her duyduğun sese, her güldüğün yüze sarılırsın; her gönüldeki sıcağı duyarsın..
Herkes güzel, canlı, umutlu, saygılı, sevgili... Hüzünler, sorunlar, hayat mücadelesi kapının dışında kalmış, içeri giremiyor...
Bir hikaye anlatılır, coşkuyla, dillere dolanmış yıllarca. Bir hikaye ki otuz yıldır tükenmeyen ve sonu görünmeyen... Bir sinerji ki, insanı yücelten, çoğaltan, ikiyle değil üçle beşle çarpan... Kimler gelmiş kimler geçmiş bu sıralardan, bu kapılardan... Bizim de yollarımız bir şekilde kesişmiş, yetmişaltıda, hayatımızın baharında... Gerçi bize hala bahar, yılların ne önemi var...
Arada kayıplarımız olmuş, çok acımış yüreklerimiz, tuz basılmış yaralara; ateş daha
çok düştüğü yerleri yakmış; onları en güzel gecede sevgiyle, hasretle anmışız...
Uzun yıllar, belki bir ömür geçirmişiz birbirimizden habersizce. Savrulmuşuz sağa sola gençlik ateşiyle, enerjisiyle. Kanımız deli akarmış o zamanlar...
Kimi mesleğini icra etmiş hakkıyla, kimisi farklı dikiş tutturmuş hayatın çapraşık yollarında.
Kimi öyle, kimi böyle yürümüş, bugünlere gelmişiz.
İşte yine pembe binada buluşmuşuz. Dili olsa da konuşsa dediğimiz her bir taşında sıra sıra oturduğumuz, duvarlarında bir zamanlar "DevGenç", "Tek Yol Devrim" yazan pembe renkli binamızın
yeni ilavesi havuzbaşındayız. Devrimi ülkede mi yoksa hayatımızda mı yapmışız; ya da hiç yapamamış mıyız... Yoksa sadece rüzgar bizi önüne katıp sürüklemiş mi?
İşe güce dalmışız; yaşamla savaşmış, boğuşmuşuz; çoluğa çocuğa karışmış, sevgiler büyütmüşüz hepimiz. Bir hır bir gürle geçmiş yıllar gözümüzün yaşına bakmadan.
Şu anda gamı kasaveti kapı dışarı edip, birkaç saatliğine çocuk olmuşuz, gençleşmişiz,
şakalaşıp gülmüşüz şen şakrak... Hocamız da dedi ya, ele avuca sığmamışız zamanında...
Bir o kadar da kıymetli bir sınıfmışız. Serde biraz hababamlık mı varmış ne ?
Aman canım herkes yine aynı işte, kimse değişmemiş ki.. Hiç yaşlanmamışız, sadece yaş
almışız hepsi o kadar. Delikanlılarda biraz kırlaşmış saçlar (kimi biraz dökülmüş mü ne, gece pek belli olmuyor), kızlar bu konuda biraz şanslı tabi (kozmetik sağolsun). Sonra gözlerde yakın gözlükleri ; sadece gülünce yüzlerde beliren incecik çizgiler; kiminde fazladan birkaç kilo, falan, filan..
Hiç mi hiç değişmemişiz canım. Bizde bu sımsıcak yürekler, yüzlerde gülücükler
olduktan sonra... Şimdi geçen yıllara inat kadeh kaldırıyoruz birlikte; birbirimize ve
ismi lazım değil birilerinin şerefine...
Hadi bir otuz seneye daha var mısınız? Hep beraber, elele...
Hep gülmek; hayata gülümsemek dileğiyle...
Tekrar buluşana dek, sevgiyle kal Kimya 76...
Bingül Egemen
29.Ocak.2011
31 Ocak 2011 Pazartesi
İSTANBUL'U YAZANLARIN ÖYKÜSÜ
Küçüklüğümden beri kağıt parçalarına, defter kenarlarına, oraya, buraya, ya da belki içime, beynime yazmışım, saklamışım şiirlerimi, anılarımı... Şimdi hepsini sandıktan çıkarıyorum sanki... Tozlu raflardan üfleyip seçiyorum anıları. “Sende ne cevherler varmış” cinsinden övgüleri, çok sık duyar oldum son zamanlarda... Bu çok güç kazandırıyor, destek veriyor insana ... Karalamalarım değer kazandı, hem çevremin hem de kendi gözümde...
İstanbulu yazıyorum grubunu tanıdığıma çok seviniyorum. Bir yıl önce yola çıkan bu gemiye dört ay önce Burgaz adadan bindim. Gülyüzlü, güleryüzlü, tatlı sesli, şeker sözlü bir kaptanımız var. Tren, vapur farketmiyor; yedi tepe İstanbul’u geziyor, yeniden öğreniyor, birlikte keşfedip, birlikte yazıyoruz. Teşekkürler Yeşim kaptan... Şimdi İstanbul'u ayrıntılarda yaşamak daha bir keyifli; daha çok gezmek, daha çok yazmak gerek. Zaman zaman tanıdık mekanlar oluyor durağımız. Sevgi tadında kekler, çörekler, kahveler, çaylar eşliğindeki sohbetlerimiz, paylaşımlarımız nasıl da hoş oluyor. Yepyeni mekanlarda da sevimli grubumuz çok dikkat çekiyor ve bizi çok içten karşılıyorlar. Her limanda, pozitif enerjinle sımsıcak ortamlar yaratıyorsun Yeşim kaptan......
Güzel İstanbul yüzyıllardır şiirlere, romanlara konu olmuş; biz de rüzgarına kaptırdık kendimizi. Gönül sohbet ister , kahve bahane misali biz de şehr-i İstanbul'u dilimize doladık... Bazen yazacak ne çok şeyim varmış diye şaşıyorum kendime. Kelimeler üstüme gelip, beni esir alıyor. Onları kağıda dökmezsem rahat bırakmıyorlar. Dolmuşta, vapurda, köşede, bucakta çıkarıyorum hemen kağıdı kalemi... Çizip karalayıp, notlar alıyorum. Yazmayı çok sevdim, daha da seveceğim anlaşılan. Bu arada güzel, canım kuzenim Tuğba’dan da söz etmeden, ona teşekkür etmeden geçemem. Ablasını elinden tutup getirdiği, sizi tanımama sebep olduğu için...
Yaşam boyu sağlık ve mutlulukla temiz ve berrak sularda seyret; yolun ve bahtın açık olsun; yüzünde açan güller hiç solmasın Yeşim kaptan... Teşekkürler... İyi ki doğdun ...
Haydi kalkın, demir alıyoruz, daha uğrayacak çok liman var...
Bingül Egemen
Ocak - 2011
NİŞANTAŞI’NDA BİR KUŞ MİSALİ…
İnsanoğlu bir kuş misali derler, uzaklar söz konusu olduğunda... İnsan ömrü de uzun bir yolculuk değil midir? Biz de bu zaman tünelinde nerelere uçar , nerelere konarız... İşte ben onbeş yıl buralarda kanat çırptım... Nişantaşı benim yurdum, yuvam, çocukluğum, gençkızlığım, ilk heyecanlarım, pembe hayallerimdir.
Bu semt İstanbul'un Avrupasıdır. Modern, hareketli, gece gündüz aydınlık, yaşayan, ruhu olan bir semt... Valikonağından başlayarak, Abdi ipekçi veya Rumeli caddesine yürüyüp; mağazaların, cafelerin arasında şöyle bir tur atmak gözünü, gönlünü açar insanın... Birbirine yaslanıp kaynaşmış, adeta nefes almakta zorlanan eski binalarına, daracık sokaklarına, kozmopolit insanına, baş döndüren keşmekeş trafiğine rağmen vazgeçilmeyen, büyülü bir dünyadır burası. Bir yılı daha tükettiğimiz şu günlerde yine gelin gibi süslenmiş, allanmış, pullanmış, ışıl ışıl yanıyor sokaklar. Kimbilir kimlerin anılarını saklar ama benim anılarımı koynunda sarıp sarmalamıştır Nişantaşı...
Rumeli caddesinden Maçka'ya doğru inerseniz; dört giriş kapısı, altmışdört dairesi olan heybetli Maçka Palasa gelirsiniz. Doksanlı yıllara kadar sadece konut olan ; sonraları ünlü giyim mağazalarına ev sahipliği yapan, üst katları da otel olarak kullanılan o güzel, tarihi Maçka Palas, benim bir dönem yıllarımı geçirdiğim yuvamdı. Normalden yüksek tavanları, kocaman salonu, salonla çelişen labirent şeklinde küçük odaları yla eski İtalyan mimarisinin güzel bir örneğiydi. Bugün yine üçüncü kapısının önünde durdum, içeri bir göz attım. Bir zamanlar; sırtımda okul çantamla koşa koşa çıktığım eski, basık mermer merdivenleri ve yüzyıllık, camlı, çift kapılı, zincirli asansörü aradı gözlerim... Artık içinde bambaşka bir dünya var benim güzel eski evimin... Çünkü binanın ön cephesi orijinal haliyle korunup , içi tamamen restore edildi yıllar önce. İçim burkuldu bir an... Şıkır şıkır yanan spot lambaların aydınlattığı, aslında hayranlık uyandıran mağaza beni hiç çekmedi, adımlarım geri gitti, arkamı döndüm ve yürümeye devam ettim...
Bir film şeridi gördüm kapı aralığında,
Bir prenses miydim ben baba ocağında,
Babam sallanan koltuğunda,
Annem mutfağında, yemeğinin başında,
Ben küçük odamda, koskocaman dünyamda,
Gençlik hayallerimin gökkuşağında...
Bir ışık huzmesiyle gözlerimi kapadım
Meğer film bitmiş, birdenbire uyandım...
Aynı caddeden aşağıya doğru devam edince, önce altı yılımı geçirdiğim Nişantaşı Kız Lisesi, biraz ileride de İstanbul Teknik Üniversitesi yer alır. Eğitim hayatımda zaman ve yol bakımından çok şanslıydım. Mezunu olmaktan gurur duyduğum okullarım yanyana ve evime o kadar yakındı ki, trafikle boğuşan çoğu arkadaşım bana gıpta ederdi. Hatta, olaylı üniversite günlerinde, polis kordonu altında Maçka Palasın önünden yürürken, balkondan annemin heyecanla bizi izlediğini anımsarım. Zaman zaman da birkaç arkadaşımla bizim üçüncü kapıdan kaçabildiğimizi...
Kırmızı ve yeşilin hakim olduğu Abdi ipekçi'de minicik ampullerin ve avizelerin oluşturduğu ışık seli, adeta dansediyor, göz kamaştırıyor. Adım adım ilerleyen trafiğin içinde, kırmızı halının üstünde fayton sefası yapanları görmek, çok ilginç ve şaşırtıcı doğrusu. Şu köşeden de geyiklerin çektiği kızağıyla Noel baba da çıkar mı acaba?
Caddenin ortasına kurulmuş yılbaşı takının üzerindeki dijital saatin geri giden saniyelerini keşke durdurabilsem... Saatin altındaki boşluktan zaman tüneline girsem, biraz daha geçmişe dokunabilsem bu akşam. Saçını atkuyruğu toplamış , üzerinde formasıyla , o küçük kız olsam birkaç saatliğine ... Lisemin kapısında, elinde bana aldığı simitiyle bekleyen ak saçlı dayıcığımı görebilsem…
Bugün bir düş gördüm Nişantaşı’nda. Zaman geçer, anılar bir düş olur her zaman. İnsanoğlu kuş misali... Gün geldi uzaklara çırptım kanatlarımı... Ne zaman buralara uğrasam; bir nedenle yolum düşse; bu sokaklar, bu semt, bu gökyüzü benim diyesim gelir...
Bir başkadır buraların bendeki tadı,
Çekip alıyor ruhumu, aklımı...
Yine ışıl ışıl çeliyor yüreğimi,
Koparıp götürüyor geçmişe tüm benliğimi...
Akıyor yine o pırıltılı şelale,
Nostaljik kareler buğulu gözlerimde...
Dokunmuş sihirli değneğini yılbaşı
Coşmuş, taşmış yine; büyülü Nişantaşı...
Bingül Egemen
Nişantaşı – 27 Aralık 2010
BOĞAZA SEVDALI ORTAKÖY
Rengarenk bir etek takmış ince beline,
Işık saçar döner panayır yerine,
Çal kemancı aşkı getir dilime
Oyna çengim çingenem
Ortaköyüm şenlensin...
Boğaziçi takmış gerdanlığı kuğu boynuna,
Bu semt suya sevdalı, kapanmış ayağına,
İnciler ışıldar dalgalı saçlarında,
Dalgalar mavili, kıvrımlar menevşeli,
Kıyılar hülyalı, şarkılar ateşli,
Söyle çengim çingenem
Ortaköyüm şenlensin...
Umutla atar oltasını balıkçı,
Kuşların çığlıkları yırtar sessiz sabahı,
Sahile inen yolda sağda solda kafeler,
Tüttürülen nargile, dostla içilen kahveler,
Her gözde, her gönülde hüzünlü hikayeler,
Anlat dostum sırdaşım
Ortaköyüm içlensin...
İncik boncukla dolu, renk cümbüşü tezgahlar,
Aklı başlardan alan, gülümseten eşyalar,
Bakmadan edemezsin, almadan geçemezsin,
Bu sevimli pazara arkanı dönemezsin
Haydi durma, o küçük mutluluk senin,
Tak takıştır cancağzım
Ortaköyüm renklensin...
Açılır sahil boyu tarihin yaprakları
Ne muhteşem, heybetli şu Çırağan Sarayı,
Yüzyıldır sarmalamış kucağında denizi,
Geçmişten geleceğe güzellik abidesi
Sen de bil, unutma ! Sahip olduğun değeri,
Selam ver tarihine
Ortaköyüm sevinsin...
Buram buram kokudur Esma Sultan yalısı
Yenilenip paklanmış olmuş bir sırça saray,
Kollarının altında ilim irfan yuvası
İki yana yerleşmiş Kabataş, Galatasaray...
Okulları, hamamı, Mecidiye Camisi,
Kafeleri, meydanı, kumpiri, iskelesi,
Oku, yaz arkadaşım
Ortaköyüm dillensin...
Yine akşam oluyor, loş karanlık çöküyor,
Artık farklı hayatlar Ortaköye koşuyor,
Kafeden meyhaneye, akşamdan sabahlara,
Türküden şarkılara , aşklardan tutkulara,
O gizemli gecenin büyüsüne merhaba !
Haydi ! Çal , söyle, eğlen,
Dostum, çengim, çingenem,
Dillensin günüm gecem,
Ortaköyüm şenlensin...
Bingül Egemen
30.Kasım.2010
Ortaköy
ESKİ İSTANBUL’U ESKİTEMİYORUM
Ben bilirim buraları; suyunu, toprağını, kuşunu, böceğini, sokakları, bahçeleri, bostanları, hatta buz gibi suların çekildiği artezyen kuyularını... Renk cümbüşlü mis kokulu bahçeleri, dut, incir, erik, kayısı, ceviz ağaçlarını; ıhlamurun o insanı esir alan kokusunu ...
Küçücük gözüme upuzun, kocaman gelen henüz asfaltlanmamış toprak yolları hatırlıyorum... Çocukluğumun Suadiyesi, Erenköyü bu gözümde canlanan... Güzellikler öyle bir mühürlenmiş ki içime, benimle birlikte hala yaşıyorlar. Ucundan , kıyısından da olsa bunları yakalayabilmiş olmanın keyfi anlatılmaz. Tren yolunun iki sokak üstünden sahile doğru bakınca, denizi, adaları görürdük ufukta.... Şimdi ne mümkün. Bir zamanların; tek veya en fazla üç katlı; çiçekli, ağaçlı, kamelyalı , bahçelerinde koşup oynadığımız , ağaçlarının tepelerinde gezdiğimiz o güzelim evlerinden eser yok artık.
Kazım Karabekir caddesine doğru hızlı hızlı yürüyorum; bu caddeden yaşamım boyu kimbilir kaç kere geçmişimdir. Suadiyeden Erenköye doğru, tren yoluna paralel giden bu yol da, modernleşmeye ve maddi kaygılara yenik düşerek koca koca binalarla taşlaşmış durumda. Bu bloklar yapılırken, kimbilir kaç tane asırlık ağaç feda edilip kesilmiştir...
Tarihi köşke ilk gelişim on yıl kadar önceydi. Tenise merak sardığım zamanlar, bir arkadaşım Uğur Tenis Klübüne götürmüştü beni. İlk Tenis dersimi Kazım Karabekir’den aldım. “ Hadi canım sen de “ demeyin; çünkü hocam üçüncü nesil yani torun Kazım Karabekir’di. Aile o zaman, şu anda müze olan köşkte oturup, bahçelerinde, birbirine bitişik üç korttan oluşan bir tenis klübü işletiyordu. Timsal hanımı o zaman tanımıştım. Güzel, alımlı, hoşsohbet, gülünce yüzünde güller açan eski bir İstanbul hanımefendisiydi. Bugün yine aynı izlenimi yaratıyor bende, on yılda hiç değişmemiş. Kazım Karabekir Paşanın üçüncü kızı, eskilerin deyimiyle tekne kazıntısı olan son çocuğu. Çünkü Hayat ve Emel isimli ikiz ablalarından tam ondört yıl sonra doğmuş. Bugün almışdokuz yaşında. Destansı savaş öyküleriyle büyümüş. Babasıyla ilgili tarihi anlatırken gürül gürül akıyor; köşkün resimlerle ve anılarla bezenmiş odalarında dolaşırken kurtuluş savaşını yaşatıyor bize adeta. Silahları; savaşta kullanılmış ve zahmetle saklanmış objeleri ; eski Türkçeyle yazılmış sayısız kıymetli belgeyi; Sarıkamışta, giyilip taşınması bile güç olan kar postallarını izlerken, Timsal hanım sabırla, tane tane anlatıyor. Sesinin tınısındaki güçle, Türk ordusunun rap rap ayak seslerini yüreğimizde hissediyoruz sanki... Karabekir paşanın, yetimleri nasıl sahiplenip eğiterek, meslek sahibi yaptığını, piyano ve kemana ilgisini, müzik tutkusunu, bestelediği marşları, yazdığı kitapları anlatırken coştukça coşuyor . Anne ve babasının birbirlerine olan aşkını, ikiz ablalarını, aile yaşantılarını, ailedeki evlilikleri, çocukları, torunları, resimlerle yaşıyoruz.
İkibinli yılların başında, eski kortların alanına inşa edilen Cumhuriyet apartımanının iki bloğunun arasında kalan beyaz demir sandalyeleri gösteriyor. Onlar da köşk kadar eskiymiş. Aynı sandelyeleri ben bir yerlerden hatırlıyorum. İnsan beyni öyle bir kelebek ki, bir anda bin yere konuyor. Ne garip; şu ortamda bile insan kendine dokunan birşeyler buluyor.
Tarihi Köşkün zamana direnerek ayakta kalması, bugün müze haline getirilerek bir devri ölümsüz kılması çok sevindirici. Masal tadındaki kahramanlık öykülerinin sarhoşluğu içinde , köşkten ayrılıyoruz. Hepimizi ayrı ayrı kucaklayan Timsal hanıma bugün için teşekkür edip vedalaşıyoruz. Ağır adımlarla Erenköyden Suadiyeye dönerken düşünüyorum.
Ben bile , eskileri özlemle anımsayıp, düşlerimde İstanbulu eskitemezken ; bu ülkenin bir avuç insanla nasıl yoktan varedildiğini , tarih kitaplarından değil, bizzat babasından dinleyerek büyüyen Timsal hanım nasıl eskitsin?...
Bingül Egemen
22.10.2010
Erenköy
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










